21/8/2007
16 mart Beyazıt Katliamı
Bir ölü yatıyor
Vurdular
Kurşun yarası
Kızıl bir karanfil açmış alnında
İstanbul'da Beyazıt meydanında.
Bir ölü yatacak
Toprağa şıp şıp damlayacak kanı
Silahlı milletim hürriyet türküleriyle gelip
Zaptedene kadar büyük meydanı.
Nazım HİKMET
öğrenci hareketinin olduÄŸu kadar işçi hareketinin de düzene karşı tepkilerini dile getirdiÄŸi birçok eyleme kucak açan Beyazıt Meydanı, 16 Mart 1978’de kanlı bir katliama sahne oldu. Bunu önceleyen süreçte burjuvazi, düzenlediÄŸi tüm saldırılara karşın sınıf mücadelesinin keskinleÅŸmesinin ve işçi hareketindeki ve devrimci gençlik hareketindeki yükseliÅŸin önüne geçememiÅŸti.
1960 darbesini takip eden süreçte, toplumsal ve siyasal yaÅŸamda sıçramalı deÄŸiÅŸimler yaÅŸanmıştı. Sendikal ve siyasal örgütlülük düzeyi yükselmiÅŸ, kitleselleÅŸen işçi ve devrimci gençlik hareketi aynı zamanda militanlaÅŸmaya da baÅŸlamıştı. 15-16 Haziran direniÅŸinden sonra tehlikenin boyutlarını daha iyi kavrayan egemenler, 1971’de orduyu yönetime çağırdı. 1974’e kadar yarı-askeri bir rejim altında, solun işçi ve gençlik hareketi üzerindeki etkisini ortadan kaldırmak için yoÄŸun çaba sarf edilmiÅŸti. Askeri diktatörlük rejiminin sona ermesi ve yapılan seçimlerle CHP’nin sol bir görünümle iktidar koltuÄŸuna oturmasıyla yeni bir dönem de açılıyordu. Sol hareket, üç yıllık diktatörlük döneminden, 3 gençlik liderini idam sehpasında kaybetmesinin yanı sıra onlarca parçaya bölünmüş biçimde çıkmıştı. Fakat buna raÄŸmen kısa sürede yeniden ayaÄŸa kalkmış, 1960-70 dönemindekiyle kıyaslanamayacak kadar büyük bir kitleselliÄŸe ulaÅŸmayı baÅŸarmıştı.
1977 1 Mayısına gelinceye kadar, ülkenin her yerinde grevler yaşanıyordu. Yeniden yükselişe geçen toplumsal muhalefetin dinamiklerinden olan devrimci gençler, aylarca işçilerle birlikte grev çadırlarında nöbet tuttular.
Yükselen devrimci mücadelenin önünü kesmek derdine düşen egemen güçler, kitlesel geçeceğini tahmin ettikleri 1977 1 Mayısında, 39 işçinin kurşunlanarak veya polis panzerleri altında kalarak can vermesine yol açacak CIA-kontrgerilla provokasyonlarını hayata geçirdiler.
Bu tarihten sonra kitleleri sindirmek, iyice pasifize etmek isteyen burjuvazi, sosyal demokrat postu altına soktuÄŸu CHP’yi anti-komünist atakları ile sahneye sürmüş, faÅŸist MHP’nin öncülüğünde örgütlenen paramiliter silahlı güçleri, işçi önderlerinin ve devrimci gençlik hareketinin üzerine salmaya baÅŸlamıştı.
Egemenler tarafından 1978 başlarına kadar yedekte tutulmaya çalışılan ve Milliyetçi Cephede umduğunu bulamayan faşist MHP, bu tarihten itibaren, bizzat devletin kontrolü altında, iç savaş stratejisini uygulamaya soktu. Bu politikayla solun karşısında sağda geniş bir taban yaratmaya çalışarak siyasal-toplumsal gerilimi sürekli tırmandırmayı hedefledi.
öğrenci gençlik hareketini teslim almak hedefiyle okullara yönelen faÅŸistler, İstanbul üniversitesinde “Merasim BirliÄŸi” adı verilen polis birliÄŸinin doÄŸrudan desteÄŸiyle öğrencilere saldırıyorlardı. öğrencilerin giriÅŸini engelleyerek, üst araması yapıyorlar, okula toplu halde girip çıkan öğrencilerin üzerine, polisin temin ettiÄŸi ya da edilmesine göz yumduÄŸu silahlarla saldırıyorlardı.
Tüm bu saldırılar karşısında sessiz kalmayan devrimci öğrenciler, saldırılara saldırıyla yanıt vererek faÅŸistleri püskürtmeye çalışıyorlardı. İstanbul üniversitesindeki faÅŸist ablukayı ortadan kaldırmak üzere harekete geçen devrimci öğrenciler 16 Martta Süleymaniye’de toplanarak Merkez Binaya doÄŸru yürüyüşe geçtiler. DiÄŸer fakültelerde okuyan devrimci öğrenciler de Eczacılık Fakültesinin önüne kadar arkadaÅŸlarına eÅŸlik ettiler.
Devletin polis üzerinden sunduÄŸu desteÄŸe ve üniversite yönetiminin iÅŸlerini kolaylaÅŸtıran uygulamalarına raÄŸmen burada daha fazla tutunamayacaklarını anlayan faÅŸistler, bir saldırı hazırlığına giriÅŸmiÅŸlerdi. FaÅŸistler önceki günlerden farklı olarak derslerden erken çıkmak gibi dikkat çeken davranışlarda bulunmuyorlardı. öğle tatili baÅŸladığında Süleymaniye’ye gitmek üzere okuldan çıkışa doÄŸru yönelen devrimci öğrenciler, polisin Süleymaniye’ye
açılan çıkışı kullanmalarına izin vermemesi üzerine meydana açılan kapıya doÄŸru yöneldiler. Bu kapıdan çıkmakta olan öğrencilerin üzerine “Beyazıt Meydanı komünistlere mezar olacak” sloganlarıyla kurÅŸun yaÄŸmaya baÅŸladı ve çok güçlü bir bomba öğrencilerin üzerine atıldı. Bu saldırıda Hukuk ve İktisat Fakültelerinde okuyan 7 devrimci öğrenci yaÅŸamını yitirirken 50’den fazlası yaralandı. Beyazıt Meydanı kan gölüne döndü.
Katliamdan hemen sonra 2000 civarında öğrenci İşletme Fakültesinin önünde toplanarak Merkez Binayı ele geçirmek üzere harekete geçti. Bina işgal edildi, buradaki polisler kovulup tüm kapıların denetimi sağlandı ve gelen öğrenciler içeri alındı. Toplanma gece boyunca da devam etti. Gece yarısından sonra binaların iyice dolmasıyla bahçede toplanan öğrenciler yaktıkları ateşlerle ısınmaya çalıştılar. Bir gün sonra yapılması planlanan yürüyüş için, gece boyunca pankartlar hazırlandı, katliamda ölen öğrencilerin resimleri çizildi. Amfilerde yapılan forumlarda, faşistlerin ülkenin her yanında gerçekleştirdikleri katliamlar anlatıldı ve faşizme karşı mücadelenin vazgeçilmezliği üzerine konuşmalar yapıldı.
Ertesi gün tüm gençlik örgütlerinin yanı sıra, sendikalar, barolar, meslek odaları ve derneklerinin katıldığı büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Cenaze töreninin ardından kitle, ellerinde pankartlar ve saldırıda yaÅŸamlarını yitiren devrimci öğrencilerin resimlerini taşıyarak, marÅŸlar ve sloganlar eÅŸliÄŸinde Sirkeci’ye doÄŸru yürüdü. Burada yapılan konuÅŸmalardan sonra dağılındı ve Merkez Binadaki iÅŸgal de bitirildi.
20 Martta DİSK’in ülke çapında düzenlediÄŸi “faÅŸizme ihtar eylemi” bütün sol grupların katılımıyla gerçekleÅŸtirilerek 16 Mart katliamı lanetlendi. İşçiler, kamu emekçileri, eÄŸitim emekçileri, saÄŸlık emekçileri, teknik elemanlar ve öğrenciler iÅŸ bırakarak, derslerini boykot ederek, grevler düzenleyerek yaÅŸamı bütünüyle felç eden eylemler yaptılar.
Katliam sonrasında belgelenen gerçekler devletin gerçek iÅŸlevini bir kez daha gözler önüne serdi. Bunların ilki, katliamda kullanılan bombanın, 16 ÅŸubat 1978’de yakalanan ve kontrgerilla içindeki bir emekli yüzbaşı olan Mehmet Ali çeviker’in depolarındaki Amerikan modeli TNT kalıplarından yapılmış olmasıydı. Bu kontrgerilla yüzbaşının MHP’li olduÄŸu ve faÅŸist hareketin kurmaylarıyla iliÅŸki içinde olduÄŸu, AÄŸustos 1978’de ülkücü Ali Yurtaslan’ın itiraflarıyla ortaya çıkacaktı.
İkinci olarak, katliam sırasında polis timinin başında olan ve öğrencileri meydan çıkışına yönlendirerek katliama zemin hazırlayan ReÅŸat Altay’ın, katliamı gerçekleÅŸtiren faÅŸistlerin peÅŸinden koÅŸan polislere “dur” emri verdiÄŸi anlaşıldı. Kendisi daha sonra, bu katliamda üstlendiÄŸi rolün ödülünü, önce İstanbul TMÅŸ Müdürlüğüne, sonra NiÄŸde Emniyet Müdürlüğüne getirilerek almıştır.
üçüncü olarak, katliamı gerçekleÅŸtirenlerden biri olan, ancak ülküdaÅŸları tarafından konuÅŸmasından korkularak öldürülen Zülküf İsot’un ablası Remziye Aykol bir açıklama yaptı. Aykol’un, katliamı gerçekleÅŸtirenlerin kardeÅŸi ile birlikte Latif Aktı, Sıddık Polat ve polis Mustafa DoÄŸan olduÄŸunu, katliam emrini verenin ise Alparslan TürkeÅŸ olduÄŸunu açıklamasına raÄŸmen TürkeÅŸ’e herhangi bir dava açılmadı. Mustafa DoÄŸan da bulunamaması nedeniyle (!) sanık sandalyesine hiç oturmadı. Mahkeme DoÄŸan’ın bulunması için defalarca Emniyet Müdürlüğüne yazı yazdığı halde, ReÅŸat Altay imzalı cevapta DoÄŸan’ın Mart 1978’de uÄŸradığı disiplin soruÅŸturması nedeniyle istifa ettiÄŸi bildirildi. Mayıs 1997’de ise Mustafa DoÄŸan’ın arama emrinin dahi bulunmadığı ortaya çıkacaktı.
Dördüncü olarak da, Pol-Der yetkililerinin katliamı daha önce polise ihbar ettikleri İçişleri Bakanlığınca da doğrulandığı halde, bu ihbarın gereğinin yapılmadığı ortaya çıktı. Ayrıca birçok eylemin yanı sıra bu katliamdan sorumlu olarak aranan İstanbul ülkü Ocakları Derneği yöneticileri Mehmet Gül (kendisi ANASOL hükümeti döneminde MHP İstanbul milletvekilliği yapmıştır ve kamuoyunun yakından tanıdığı bir simadır!) ve Mustafa Verkaya aylarca yakalanmadılar. Bulunduklarında ise bir-iki yüzleştirmenin ardından tutuklanmayarak birkaç gün içinde serbest bırakıldılar. Burjuvazi her zamanki gibi kiralık katillerini ve uşaklarını korudu, ödüllendirdi.
Katliamın üzerinden tam 26 yıl geçti. İşçi sınıfı ve devrimciler, o günlerde faşist saldırılara karşı nasıl yanıt verilmesi gerektiğini katliamın hemen sonrasında ortaya koydukları tepkilerle gösterdiler. Fakat bu tepkiler, burjuvazinin ve onun faşist köpeklerinin düzenlediği kanlı saldırıları durdurmaya yetmedi. Ne yazık ki 16 Mart katliamı sınıf hareketine ve devrimci gençliğe yönelik yapılan ne ilk ne de son saldırı olmuştur. Burjuva egemenliğin tarihi bu türden nice saldırılar ve katliamlarla doludur.
16 Martta Beyazıt’ta ve sonrasında MaraÅŸ’ta, Sivas’ta insanları katleden burjuvazi, bugün de devrimcileri F tipi veya D tipi denen hücrelere, mezarlara gömmekten geri durmuyor. Yıllarca Kürt halkına karşı bir imha politikası yürüten, kendi egemenliÄŸine muhalif olarak gördüğü en küçük demokratik talepleri bile ezmeye çalışan burjuvazi, iktidarını kanla ve binlerce insanın cansız bedeni üzerine kurmuÅŸtur.
16 Mart katliamının sorumlusu burjuva devlet ve onun örgütlediği faşist çetelerdir. Sınıf mücadelesinin ve devrimci hareketin yükseldiği ve kapitalistleri can derdine düşürdüğü 1960-80 arasındaki dönemde burjuvazi, kendi iktidarını korumak için en acımasız katliamları yapmaktan çekinmemiştir. Buna rağmen işçi sınıfının ve devrimci hareketin bu saldırılara yanıtı yeterli olamamış, sınıf hareketine önderlik etme iddiasındakiler yaklaşan tehlikeye karşı koymakta ve sınıfı mücadeleye hazırlamakta yetersiz kalmışlardır.
Devrimci önderlik eksikliÄŸi, toplumsal kurtuluÅŸ mücadelesinin “milli demokratik devrim” veya daha “ileri” bir burjuva demokrasisi hedefi tarafından gölgelenmesi, küçük-burjuva devrimcilerin uzun süre işçi sınıfını görmezden gelmesi, bazılarının devrimin dinamiÄŸini “ilericilik” payesi vererek orduda araması: tüm bunlar ayaÄŸa kalkan işçi sınıfının bir karşı-devrimle bozguna uÄŸratılmasıyla son bulmuÅŸtur.
Burjuvazi 1977 1 Mayısıyla başlattığı karşı saldırıyı 16 Mart katliamı ile devam ettirmiş ve nihayet 12 Eylül darbesiyle de son noktayı koymuştur. Sonuçta doruk noktasına ulaşmış olan toplumsal muhalefet dalgası çok daha hızlı bir biçimde geri çekilmiş ve 1980 öncesi devrimci işçi ve öğrenci kuşağı yerini büyük bölümüyle toplumsal sorunlara duyarsız, mücadeleye sırtını dönen ve tarih bilincinden yoksun bir genç kuşağa bırakmıştır.
Bugün gelinen süreçte burjuvazi, 1980 öncesinde yaÅŸanan toplumsal mücadelelerin, işçi sınıfının ve gençliÄŸin hafızasına kazınmasını engelleyebilmek için bu dönemi “kardeÅŸin kardeÅŸi vurduÄŸu”, “saÄŸ-sol çatışmaları”yla geçen ve “bir gurup anarÅŸistin” yarattığı bir süreç olarak lanse etmeye çalışıyor. Böylece iki kuÅŸak arasındaki bağın kopmasını ve tarihsel hafızanın yok edilmesini saÄŸlayarak, yaptıklarının üzerini örtmeye ve unutturmaya uÄŸraşıyor.
Gerçekten de o dönemle yaşadığımız dönem arasındaki bağların kopukluğu bir tek şekilde açıklanabilir: işçi sınıfının devrimci önderlik eksikliği. Faşizme ve her türlü gericiliğe karşı mücadelede, emperyalist savaşlara karşı sınıf savaşlarının yükseltilmesinde, kapitalizmin ortadan kaldırılıp insanlığın özgürleşmesinin önündeki tüm engellerin yıkılması ve komünist bir dünyanın yaratılması mücadelesinde kitlelere önderlik edecek komünist-devrimci bir önderliğin yaratılması bugün her zamankinden daha fazla aciliyet taşıyor. Bu yüzden kapitalizmin dünya çapında emekçilerin kanı ve alınteri üzerine kurulu iktidarını ayakta tutmak için harcadığı muazzam çabayı da hesaba katarak, sınıf hareketi içerisinde kararlı ve inatçı bir mücadele yürütmek gerek. Aksi takdirde ne kapitalizm denen ücretli kölelik düzeninin ne de onun kanlı saldırılarının önünü kesmek mümkün olacaktır.
HER ŞEYİ ÖĞREN, HİÇBİR ŞEYİ UNUTMA!
0 yorum yazılmıştır