26/8/2007
Darbeciler Yargılanmalıdır.............
12 EYLÜL YARGILANMALIDIR...
12 Eylül 1980 faşist darbesi, geliyorum diye bağıra çağıra geldi. Partimiz ve diğer örgütler gelenin ne oluğunun bilincinde olmasına karşın, 12 Eylül'ü önleyici bir şey yapamadı. Faşizm, bir karabasan gibi gelip kentlerimize, caddelerimize, sokaklarımıza kara bayrağını astı. Artık radyolardan sürekli olarak Kenan EVREN'lerin sesini duyduk, televizyonlardan görüntülerini izledik, yazılı basından haberlerini okuduk.
1970'li yıllar dünyada ve ülkemizde, sosyalist savaşımın doruklara çıktığı yıllardı. Afrika'da, Asya'da, Güney Amerika'da emperyalist-kapitalist sistem sürekli olarak geriletilirken, SOSYALİZM geniş emekçi yığınların bir kurtuluş seçeneği olarak başarı üstüne başarı kazandığı bir gerçekliğe dönüşmüştü.
Ülkemizdeyse, geniş halk yığınları yüzünü sosyalizmden yana dönmüş, egemen güçlerin uykularını kaçırmıştı. IMF'nin, Dünya Bankası'nın politikaları, işbirlikçi erkler aracılığı ile uygulanamaz olmuştu. Başta İstanbul olmak üzere sanayi bölgelerinde fabrikaların neredeyse yarısından fazlasında işçiler greve çıkmışlardı. 24 Ocak Kararları'nı egemen erk uygulayacak durumda değildi.
Sermaye, gittikçe güçlenen sosyalistlerin atılımını önlemek için MHP ve yan örgütlerini harekete geçirmiş, onlara bol bol sokak çeteleri kurdurtmuştu. Hemen tüm kentlerimizde, günde 20-30 insanımız yaşamını yitiriyor, sokaklarda kanlı bir kapışma yaşanıyordu. Öğrenciler, polis müdürleri, savcılar, öğretim üyeleri, sendikacılar seçilerek birer birer katlediliyor, cinayeti işleyenlerse bir türlü bulunamıyordu.
Tuzakçıbaşı Demirel'in becerisi ile Milliyetçi Cepheler kuruluyor, siyasi gericilik her gün biraz daha tırmandırılarak, Sol'un ve sosyalistlerin üzerine çullanmakta bir çekince duymuyordu. Sermaye, bilerek ve isteyerek ülkemizi ateşe atmış, korku ve güvensizliğin dozunu her gün biraz daha arttırarak kitlelerin bıkkınlığından sonuç alma yolunu seçmişti. Ülkemizin, dini inanç ve etnik açıdan duyarlı kentleri bilinçli olarak seçilip iç savaş görüntülerini andıran kanlı katliamlar gerçekleştirilerek, yığınların korkuya teslim olmaları istenmişti. Maraş katliamı akıllara durgunluk verecek denli korkunç boyutlara tırmandırılmış, arkasından da Çorum olayları gelmekte gecikmemişti. Sivas'ta, Malatya' da devletin gözetiminde faşist sokak çeteleri terör estiriyor, büyük kentlerde sıkıyönetim ilan edilmesine karşın olayların ardı arkası bir türlü kesilmiyordu. Özetle; karanlık güçler tarafından kendi çıkarlarına koşullar, adım adım olgunlaştırılıp geliştiriliyordu. Artık 12 Eylül 1980 Faşist darbesinin ucu görünmüş sayılırdı.
Ne var ki, sermaye kitle desteğini arkasına alarak faşist bir diktatörlük kuracak nesnelliğe sahip değildi. MHP ve kitlesi şiştiği kadar şişmiş olmasına karşın, sermaye MHP'ye dayanarak bir gün bile erkte kalamazdı. MHP, sermayeye olan borcunu ödemiş sayılırdı ve devre dışı bırakılmalıydı. Bırakıldı da. 1945 İkinci Paylaşım Savaşı sonrası faşizmin kitle desteği ile erki ele geçirmesinin koşulları yoktu. Dünyanın her tarafında kitleler önemli ölçüde faşizme karşı şerbetlenmiş sayılırdı. Bu yüzden de sermaye, dünyanın her tarafında askeri diktatörlükler aracılığı ile erke el koyuyordu. Üstelik bu konuda sermaye, 12 Mart 1971 faşizmiyle deney sahibiydi de.
Askerlere sıkıyönetim yetkileri verilmiş olması durumu değiştirmemişti. Olaylar önlenemediği gibi, sanki görünmez güçler tarafından sürekli olarak el altından kışkırtılıyordu da. (Bu savımızı, 12 Eylül 1980 faşist darbesinin arkasından olayların şıp diye kesilmesi anlatmaya yeter de artar bile.)
12 Eylül 1980 Sabahı alışık olduğumuz o sesi duyduk. Türk Silahlı Kuvvetleri erke el koymuştu ve bildirge üstüne bildirge yayınlayarak demir yumruğunu da solun ve sosyalistlerin tepesine indirmek üzere eyleme geçmişti. Artık Beşlilerin ağzından çıkan her söz yasa sayılıyor, zaman yitirmeksizin uygulamaya geçiliyordu.
Siyasi partilerin, demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların üye ve yöneticilerinin evleri, işyerleri anında basılıyor, üye ve yöneticileri işkenceden geçirildikten sonra tutuklanarak cezaevlerine gönderiliyordu. Tutuklanan kimileri işkencede yaşamlarını yitirirken, kimileri gözaltında kayboluyor, kimilerinin izine ise aylarca rastlamak olası değildi. Ülke, dışarısı ve içerisi ile büyük bir cezaevine çevrilmişti. İşkenceler akıl almaz boyutlarda uygulandığı için bütün yasaklamalara ve saklamalara karşın yapılanların kokusu ta dünyanın öbür tarafında bile duyuluyor, dünyanın bütün gözleri ülkemizdeki faşist işkencecilere çevriliyordu.
12 Eylül faşizminden zarar görenler salt sosyalistler değildi. Zarar görmek için namuslu bir yurttaş olmak bile yeterli nedendi. İşte bu yüzden insanlara büyük acılar yaşatıldı. Biraz daha şanslı olanlar, yakalarını sürgün ve 1402'lik olarak işten atılarak kurtarırken, kimileriyse yıllarını cezaevlerinde geçirerek büyük bedeller ödemek zorunda kaldılar. Mamak, Metris, Diyarbakır ve daha başka cezaevleri bu uygulamaların devamı olarak dünya çapında nam saldı.
Tutuklananlar aylarca ve hatta yıllarca duruşmaya çıkarılmayarak bu cehennem ortamında yaşatıldılar. Sistemli olarak Cezaevlerinde yapılan işkencelerde yaşamlarını yitirenler oldu. İlhan ERDOST kaba dayak yüzünden Mamak'ta beyin kanaması geçirerek yaşamını yitirdi. Daha başkaları aynı sonu paylaşırken çokları da sakat kaldı.
Bütün bu yapılanlara karşı ilerici, devrimci, sosyalist tutuklulardan tavır gelmekte gecikmedi. Cezaevlerinde günlerce süren direnişler başladı. Bu direnişleri ve işkenceleri dışarı yansıtmaması için her türlü yazılı ve sözlü basına yasak kondu ve yıllarca sürecek olan insanlık suçları işlendi.
Artık sermaye rahatına ermiş, astığı astık, kestiği kestik vurgununa ve talanına kavuşmuştu. İşçiler haklarını almak için grev yapamadıkları gibi örgütlenme haklarından da yoksun kalmışlardı. Emekçi kitleler ekonomik boyunduruğa vurulmuş, açlık ve yoksulluğun pençesine atılmışlardı. İşbirlikçi sermayeye ve yabancı emperyalist ortaklarına gün doğmuştu. 24 Ocak kararları silahların gölgesinde uygulanmaya başlanmış, ekonominin dümeni Turgut ÖZAL'ın eline verilmişti. Talan ve köşe dönmecilik yediden yetmişe herkesin ereğine dönüşmüş, insani ne kadar değer yargısı varsa tersine çevrilmişti.
Kenan EVREN, dilinde Kuran ayetleri alanlarda kitlelerin karşısına çıkmış, kendini yalan ayetlere vermişti. Sözümona dinsel öğelerin yapıştırıcılığına soyunulmuş, her köşebaşı Kuran kurslarıyla donatılmıştı. İmamlara Suudi Arabistan kaynaklı parasal destek verilmesi günün modası sayılırdı. Laiklik iki yüzlü Atatürkçü'ler tarafından bol bol konuşulmasına karşın, toplum tarikatçıların otlağına çevrilmişti. O dönemde devlet tarafından iyice palazlandırılan köktendinciler, hem mali açıdan hem de kitle desteği olarak iyice güçlenmişler, yaşamın her alanına sızmışlardı. Gün onların günüydü ve toplumu çağdışı bir karanlık tehdit eder hale gelmişti. Fetullah Gülenler ve daha başka karanlık yüzlü hocalar kıyı bucağı iyice doldurmuşlardı. Amerika tarafından kuruluşu ve erke gelişi desteklenen ANAP tarikatların kontrolünde siyasi gücünün doruğuna gelmişti.
Hangi taşı kaldırsanız altından yolsuzluk fışkırıyordu. Beşlilerden Tahsin ŞAHİNKAYA, yolsuzluğun başını çektiği için, içinde uyuşturucu ticareti yapan Güney Amerika ülkelerindeki generaller de dahil, dünyada 25 zengin generalin arasına giren bir servete sahipti. Bakanların, bürokratların, milletvekillerinin adları yolsuzluklara karışmıştı. Bir başka deyişle; at binenin, kılıç kuşananın'dı. 12 Eylül ve onun himayesinde erkte oturanları en iyi anlatan sözcüklerden biri yolsuzluk sözcüğüydü.
İyice budanmış olan 1961 ANAYASASI, 1982 ANAYASASI ile yürürlülükten tamamıyla kaldırılmış, temel hak ve özgürlükler sonuna kadar kısılmıştı. Yasa yerini keyfiliğe bırakmış, Beşlilerin söyledikleri, yasa yerine geçmişti. 1982 ANAYASASI demokrasi karşıtı bir uygulama ile %90'ları aşan bir çoğunlukla kabul ettirilmiş ve 12 Eylülcülerin yaptıklarından dolayı yargı önüne çıkarılamayacaklarına dair bir yasa maddesi de Anayasa'ya konulmuştu.
Kurulan Sıkıyönetim Mahkemeleri, yöntem ve temel açıdan yasal dayanaktan yoksun olup keyfi bir işlerliğe sahipti. Sanık olarak mahkeme önüne getirilen kimseler düşman muamelesi gördüğü için hiç bir yasal haklarını kullanamaz durumdaydılar. Avukatlar savunmanlık görevini yapmaları için konuşma haklarını kullanamadıkları gibi sık sık yargı heyeti tarafından duruşma salonundan atılıyordu.
Yaşları küçük olmasına karşın, Erdal EREN ve Necdet ADALI ölüm cezası alıyor ve karar hiçbir aşamada düzeltilmeksizin ölüm cezaları infaz ediliyordu. Dönem; Yasaların hiçe sayıldığı bir dönem olup, uygulamalar neredeyse açıktan açığa öç alımına dönüştürülüyordu. Ülke içinde hiç kimse hak ve özgürlüklerini kullanamaz duruma getirilmişti. O dönem, başını Aziz NESİN'in çektiği ve AYDINLAR DİLEKÇESİ olarak bilinen dilekçeciler bile cuntanın hışmına uğramaktan kurtulamamıştı. Tutuklamalar, yargılamalar yıllarca sürmüş, baskı ve yıldırma politikası bir karabasan gibi ben aydınım diyenlerin tepesine çökmüştü.
İç ve dış borçlar 12 Eylülcülerin döneminde neredeyse üçe katlanmış ve ülkenin öz kaynakları faiz ödemelerine harcanır olmuştu. IMF'den, Dünya Bankası'ndan ve emperyalist güçlerden gelen istekler tartışmasız uygulamaya konulmuş, özelleştirme talanını yeni liboşlar bir kurtuluş gibi savunmaya başlamışlardı. Dört eğilimi partisine taşıdığını söyleyen Turgut ÖZAL'ın parlamentoyu taktığı falan yoktu. Bütün kararların ağababası ÖZAL sayılırdı. Ve zaten parlamentodan dişe dokunur bir karar çıkması da eşyanın doğası gereği olanaksız gibiydi. Turgut ÖZAL, partisine dönekleri, dincileri, faşistleri, tatlısu liboşlarını doldurmuş bir padişah havası yaşıyordu.
Kitlelerin yoksulluk düzeyi gitgide artmasına karşın zamların önünü almak olası değildi. Türk parası sürekli olarak değer yitirerek eriyor, dışa bağımlılığın dayanakları her geçen gün biraz daha güçlendiriliyordu. Türk Parasını Koruma Kanunu da iptal edildiği için, Amerikan Doları günlük yaşamımıza neredeyse tamamıyla girmiş bulunuyordu. Artık, Amerika bizi bir kağıt parçasıyla soyup soğana çevirmeye başlamış, üretmeden tüketmek moda bir hastalık haline gelmişti.
Koskoca ülke ekonomik, sosyal, siyasal açıdan 12 Eylülcülerin cenderesi altında iyice sıkıştırılmış, yozlaşmalar uç safhaya varmıştı. Zenginler bir eli yağda bir eli balda dikensiz gül bahçesinde har vurup harman savuruyorlardı. Bütün bunlara karşın bunlara; birisi çıkıp bu suyun bolluğu nereden geliyor diyemiyordu. Kitlelerin uyutulması için bol bol milliyetçilik ve dincilik yapılarak toplum içten içe çökertiliyordu.
Sonuç olarak 12 Eylülcüler ülkemizin kentlerine, sokaklarına, caddelerine faşizmin kara bayrağını asmışlar emekçi kitleleri inim inim inletmişlerdi. Bugün çektiklerimizin neredeyse tamamı 12 Eylülcülerin suçuydu ve yaptıkları yanlarına kar kalmamalıydı. Başkalarının bellekleri balık belleği olabilir, biz sosyalistler ülkemizin hem bulunçu (vicdan) hem de belleğiyiz. Bu nedenle, bir kez daha diyoruz ki:
12 EYLÜLCÜLER YARGILANMALIDIR.
**************************************
İDAM EDİLENLER
Adı Soyadı
Tarih
Yer
Necdet Adalı (sol görüşlü)
7 Ekim 1980
Ankara
Mustafa Pehlivanoğlu (sağ görüşlü)
7 Ekim 1980
Ankara
Serdar Soyergin (sol görüşlü)
25 Ekim 1980
Adana
Erdal Eren (sol görüşlü)
13 Aralık 1980
Ankara
Cevdet Karakaş (sağ görüşlü)
4 Haziran 1981
Elazığ
Veysel Güney (sol görüşlü)
10 Haziran 1981
Gaziantep
Ahmet Saner (sol görüşlü)
25 Haziran 1981
İstanbul
Kadir Tandoğan (sol görüşlü)
25 Haziran 1981
İstanbul
Mustafa Özenç (sol görüşlü)
20 Ağustos 1981
Adana
İsmet Şahin (sağ görüşlü)
20 Ağustos 1981
İstanbul
Seyit Konuk (sol görüşlü)
13 Mart 1982
İzmir
İbrahim Ethem Coşkun (sol görüşlü)
13 Mart 1982
İzmir
Necati Vardar (sol görüşlü)
13 Mart 1982
İzmir
Fikri Arıkan (sağ görüşlü)
27 Mart 1982
Ankara
Sabri Altay (adli suçlu)
23 Nisan 1982
Adapazarı
Cengiz Baktemur (sağ görüşlü)
30 Nisan 1982
Elazığ
Şahabettin Ovalı (adli suçlu)
12 Haziran 1982
Sinop
Ednan Kavaklı (adli suçlu)
18 Haziran 1982
Ankara
Ali Bülent Orkan (sağ görüşlü)
13 Ağustos 1982
Ankara
Veli Acar (adli suçlu)
13 Ağustos 1982
Isparta
Eşref Özcan (adli suçlu)
19 Ağustos 1982
Kayseri
Halil Fevzi Uyguntürk (adi suçlu)
29 Aralık 1982
Afyon
Kazım Ergun (adli suçlu)
29 Aralık 1982
Akşehir
Muzaffer Öner (adli suçlu)
29 Aralık 1982
Amasya
Adem Özkan (adli suçlu)
13 Ocak 1983
Balıkesir
Hüseyin Çaylı (adli suçlu)
13 Ocak 1983
Afyon
Osman Demiroğlu (adli suçlu)
13 Ocak 1983
Isparta
Ahmet Mehmet Uluğbay (adli suçlu)
22 Ocak 1983
Akşehir
Ali Aktaş (siyasi)
23 Ocak 1983
Adana
Duran Bircan (adli suçlu)
23 Ocak 1983
Denizli
Levon Ekmekçiyan (Asala)
28 Ocak 1983
Ankara
Ramazan Yukarıgöz (sol görüşlü)
29 Ocak 1983
İzmit
Ömer Yazgan (sol görüşlü)
29 Ocak 1983
İzmit
Erdoğan Yazgan (sol görüşlü)
29 Ocak 1983
İzmit
Mehmet Kambur (sol görüşlü)
29 Ocak 1983
İzmit
Ahmet Kerse (adli suçlu)
30 Ocak 1983
Gaziantep
Rıdvan Karaköse (adli suçlu)
5 Şubat 1983
Akşehir
Cavit Karaköse (adli suçlu)
5 Şubat 1983
Akşehir
Süleyman Karaköse (adli suçlu)
5 Şubat 1983
Akşehir
Fatih Laçinligil (adli suçlu)
24 Şubat 1983
Keşan
Faik Görünmez (adli suçlu)
24 Şubat 1983
Kilis
Mustafa Başaran (adli suçlu)
30 Mart 1983
Edirne
Hüseyin Üye (adli suçlu)
30 Mart 1983
Nazilli
Şener Yiğit (adli suçlu)
20 Nisan 1983
Isparta
Cafer Aksu Altıntaş (adli suçlu)
20 Nisan 1983
Ordu
Abdülaziz Kılıç (adli suçlu)
26 Mayıs 1983
Edirne
Halil Esendağ (sağ görüşlü)
5 Haziran 1983
İzmir
Selçuk Duracık (sağ görüşlü)
5 Haziran 1983
İzmir
İlyas Has (sol görüşlü)
6 Ekim 1984
İzmir
Hıdır Aslan (sol görüşlü)
24 Ekim 1984
İzmir
HUKUK DEVLETİ ve
12 EYLÜL HUKUKU ÜZERİNE
Av. Mutluay ÇELİK
Hukuk, Hukuk Devleti, Hukukun üstünlüğü kavramları bugünkü modern egemen burjuva devletinin dilinden düşmeyen bir söylem olarak toplumsal yaşamımızda etkinliğini ve varlığını sürdürmektedir. Özellikle SSCB başta olmak üzere bir çok ülkede uygulanan sosyalist ideolojinin yaşadığı reel başarısızlık karşısında bu kavramlar bugün sosyalist devlete alternatif olarak gösterilen kapitalist burjuva egemen devletin vazgeçilmez birer ideolojik enstrümanı olarak her yerde sınıf mücadelesine karşı etkin bir silah olarak gösterilen kapitalist-burjuva egemen devlet demokrat devlet olarak tanımlanmaktadır. Kapitalizmin demokrasi anlayışı burjuva egemenlerin iktidarı ele geçirdiği günden bugüne tüm dünyada uyguladıkları zengin pratik ve deneyimleri ile emekçi yığınların belleğinde kazılıdır. Paylaşım savaşları (Irak, Afganistan, Filistin, Latin Amerika vd.) yoksulluk, açlık, çevrenin tahribi ve her geçen gün dünyanın yaşanılır bir yer olmaktan çıkmasına yol açan yaşadığımız gerçekliğin bu demokrasi anlayışı ile yakın ilgisi hepimizin malumudur. Bütün bu olumsuzluklara rağmen kapitalizmin kendini alternatif ve demokrat olarak sunması kaygı verici olmaktan öte umursamaz-aymaz egemenlerin tarih çizgisine düştükleri utanç verici kara bir leke olarak sonraki kuşaklar tarafından anılacaktır. Kapitalist burjuva devlet gerçekten demokratmıdır, gerçekten hukuka saygılı mıdır, gerçekten hukukun üstünlüğü'ne inanır mı? Aslında bu kavramlar hiç de sanıldığının aksine ideolojiler üstü, devletler üstü evrensel kavramlar değildir. Bizatihi bu kavramlar kapitalist burjuva egemenliğinin en etkili ve güçlü ideolojik söylemleri olarak dünyaya hediye ettiği kavramlardır. Eşitsiz üretim ve paylaşım ilişkilerinin olmadığı bir dünyada hukuka gerek var mıdır-yok mudur tartışması başka bir yazının konusu olmakla; biz bu yazıda hukukun ne olup-ne olmadığını ve 12 Eylülün hukuk anlayışını tartışacağız
Hukuk sanıldığının aksine soyut kavramlar ve kurallar bütünü değildir. Sınıf mücadelesini inkar eden egemen burjuva sınıf ideolojisinde hukuk bireyle ile toplum ilişkilerin düzenleyen kurallar bütünü olarak tanımlansa da; hukukun sınıf mücadelesi paralelinde ideolojik ve politik bir anlamı vardır. Egemen burjuva sınıf ideolojisi emek eksenli bütün kavramların içini boşalttığı gibi hukukun anlamını da çarpıtmakta ve ona kendi sınıf anlayışına uygun bir tanım getirmektedir. Hukuk sınıflar üstü ve sınıf mücadelesi dışında bir yere ve anlama sahip değildir. Aksine hukuk sınıfsaldır ve sınıf mücadelesinde daima ideolojik bir anlama sahip olagelmiştir. Hukuk sınıflar üstü tanımlayan anlayış gerçekte ortaya koyduğu pratiği ile bu savını da çürütmüştür zaten. Zira yaşanan deneyimler göstermiştir ki hukuk egemen olan sınıfın elinde diğer sınıf ve ara sınıflar üzerinde kullanıla geldiği en etkili ve baskın zor araçlarından birisidir. Ve nitekim egemen burjuva sınıf, bugün bunu farklı söylem ve görüntüler ile emekçi yığınlar üzerinde kullanmaktadır. Hukuk aile, din vd. Gibi bir üst yapı kurumudur. Dolayısıyla hukuku da üretim araçlarının kullanılma biçimi belirlemektedir. Hukuk ile mülkiyet birbirinin yaratıcısıdır. Hukukun asıl işlevi eşitsiz üretim-paylaşım ilişkilerini meşrulaştırmak ve üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvaziye hizmet etmektir. Ve ne yazık ki burjuvazi etkili ikna-inandırma araçları ile bu gerçeği gizlemiş ve ezilen yığınlara hukukun kendilerini koruyan kollayan ve adaleti sağlayan bir kurallar bütünü olduğuna inandırmıştır. Görece yasalar karşısında herkes eşit kabul edilmiş olsa bile gerçekte bunun söylemde kaldığı ve temel eşitsizliğin ortadan kaldırılmadığı ortadadır. Yasalarda yer alan çalışma özgürlüğü, eğitim hakkı, düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, vd. Temel hak ve hürriyetlere dair düzenlemeler bir düzenleme olmaktan ileri gitmemektedir. Bu kavramların içi burjuva hukukunda boşaltılmış, görünürde her yurttaşın özgürce kullanabileceği düşünülen-sanılan bu özgürlükler fiilen ortadan kaldırılmıştır. Bu özgürlüklerin var olan sistemde kullanılması mümkün değildir. Zira bu özgürlükleri kabul etmek yetmez. Bu özgürlüklerin sağlanması ve önündeki engellerin kaldırılması gerekir. Eşitsiz üretim ve paylaşım ilişkilerinde de bunun fiilen sağlanması mümkün değildir. Basit bir örnekle bunu açıklarsak; bir yanda patronların daha da zenginleşmesinin önündeki tüm yasal ve fiili engeller kaldırılarak diğer yandan tüm insanlar iş olanağı sağlayamazsınız. Daha çok kar daha çok işsiz anlamına gelir. Emek üzerinden sağlanan artı değerle zenginleşen patronun daha çok işsize ve ucuz emeğe gereksinimi vardır. Dolayısıyla çalışma hürriyetinin tanınması yetmez. Çalışma özgürlüğünü sınırlandıran eşitsiz-fiili üretim ilişkilerinin değiştirilmesi gerekir.
Ülkemizde durum nedir?
Belirtmek gerekir ise ülkemizde uygulanan ve kabul edilen hukuk anlayışı eleştirilen tüm bu olguların daha da gerisinde ve uzağındadır. Özellikle 12 Eylül 1980 yılında yapılan askeri darbe ile emekçi sınıfların mücadelesi ile kazanılan tüm yasal haklar bir bir elinden alınmıştır, Kapitalizmin hukuk anlayışının göreceliliği ve iki yüzlülüğü bir yana ülkemizde yaşanan tam bir felakettir. 1982 yılında kabul edilen-ettirilen 1982 Anayasası tüm dünyadaki örnekleri ile kıyaslanmayacak biçimde gerici ve antidemokratiktir. Aslında bu durum şaşırtıcı da değildir. Zira 1982 Anayasası söylendiğinin aksine sermayenin daha azgın ve acımasız biçimde örgütlenerek, önündeki tüm engellerin kaldırılması ihtiyacından doğmuştur. Anayasalar özünde bireyin devlete karşı korunmasını sağlama düşüncesi ile tüm dünyada oluşturulmuş ve kabul edilmiştir. Oysa 82 Anayasası devleti kutsallaştırmakta ve koruma çemberi altına almaktadır. Bir çok temel hak ve özgürlüğün ilgili yasada düzenlenmesi gerekir iken Anayasada en ince ayrıntısına kadar (kazuistik yöntem) ve sınırlandırılarak düzenlendiğini görmekteyiz. 1982 Anayasası tüm burjuva-kapitalist devlet anayasalarında kabul edilen bir çok hak ve özgürlüğü inanılmaz biçimde sınırlandırmış ve ortadan kaldırmıştır. Çalışma yaşamı, örgütlenme özgürlüğü, eğitim hakkı, düşünce özgürlüğüne ilişkin bütün kazanılmış haklar 82 Anayasası ile ortadan kaldırılmıştır. 80 darbesinin sosyal yaşamda açtığı derin yara ve izler hukuk anlayışı ile bugün de devam ettirilmektedir. Ülkemizde emekçi yığınların uzun mücadeleleri sonucu kazanılan bir çok temel hak ve özgürlük bugünkü uygulamalar ile ve kabul edilen yasalar ile bir bir ortadan kaldırılmıştır. Toplumda sınırlı ve güçsüz bir biçimde ortaya konulan muhalefet ve mücadelede bu olumsuzluğun önünü almamaktadır. Ülkemizde son 50 yıllık siyasal yaşamına egemen olan gerici-faşist sağ siyasal partiler ile bu olgu toplum katmanlarına daha da kolay kabul ettirilmiştir. 12 Eylül askeri darbesini gerçekleştiren generaller 1982 Anayasasının geçici 15. maddesinde yer alan düzenleme nedeni ile yargılanamamaktadır. Türk Ceza Yasası, İş Yasası, Terörle Mücadele Yasası, Ceza İnfaz Yasası gibi antidemokratik bir çok hükümle dolu yasaların ivedi olarak değiştirilmesi ve yeni yasaların yapılması zorunluluğu vardır. Ama daha da önemlisi emekçi kitlelerin yaşamına bir kabus giren ve etkisini hala sürdüren 82 Anayasasının tümden değiştirilerek yeni bir demokratik (görece) Anayasa oluşturulması gerekmektedir.
12 EYLÜL KARANLIĞI
Adnan CAYMAZ
12 Eylül 1980 tarihinde Konsey Başkanı Ahmet Kenan Evren, radyo ve televizyonda yaptığı konuşmasıyla, Milli Güvenlik Konseyi'nin 1 numaralı bildirisini kamuoyuna açıklamıştı. "Türkiye Cumhuriyetinin varlığına, bağımsızlığına ve rejimine yönelik fikri ve fiziki hain saldırıların olanca genişliği ve şiddetiyle süre geldiği bir ortamda milletimiz için başkaca bir çıkış yolu kalmadığı" gerekçesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştu.
Aynı gün, CIA'nın Türkiye temsilcisi Richard Perle ABD'ye telefonla bilgi veriyor; our boys did it yani bizim çocuklar başardı diyor.
Artık yeni bir döneme giriliyordu ve bu dönem faşizmin yarattığı zeminde korkunun ve dehşetin, kan ve göz yaşının, umutsuzluğun ve yılgınlığın hüküm sürdüğü, insanların zorbalığa perde aralarından seyirci kaldığı aynı zamanda umudun ve faşizme karşı direnişin de bir arada yaşanıldığı kara gün olarak tarih sayfalarındaki yerini aldı.
TBMM kapatıldı, anayasa yürürlükten kaldırıldı. Daha sonra yürürlüğe konan 27 Ekim 1980 ve 2324 sayılı "Anayasa Düzeni Hakkında Kanun", "Geçici Anayasa" niteliği taşıyordu. Yasa, 1961 Anayasası'nın bir çok maddesini değiştiriyor ve TBMM'nin yetkilerini Milli Güvenlik Konseyi'nin, Cumhurbaşkanı'nın yetkilerini Konsey Başkanı'nın kullanacağını, MGK'nın karar, bildiri ve yasalarının anayasaya aykırılığının öne sürülemeyeceğini hükme bağlıyordu. Böylelikle de 12 Mart ve 27 Mayıs'a karşın 12 Eylül faşist yönetimi, anayasal güvence altına alınarak kalıcılaştırılıyordu.
Tüm il, ilçe belediye başkanları görevden alınmış ve yerlerine Sıkıyönetim komutanlıklarınca atama yapılmış, birçok belediye başkanı gözaltına alınmıştır. Çıkarılan yasa ve yayınlanan bildirilerle, hukuksuz gözaltı ve tutuklamalarla, ülkede polis devleti uygulaması yerleştirilmiştir. 12.8.1981 tarihli "Takip edilecek şahıslar hakkındaki emir" ile insanların mezheplerine kadar fişlenmesi ve ülkede fişlenmeyen insanın kalmaması sağlanmıştır.
Tüm grev ve lokavtlar kaldırılmış, DİSK, MİSK ve HAK-İŞ 'in hesaplarına ve bütün belgelerine Sıkıyönetim tarafından el konulmuştur. TÜRK-İŞ'e bağlı Yol-İş ve Petrol-İş'in birçok şubesi kapatılmıştır. DİSK, MİSK ve HAK-İŞ gibi sendikaların yöneticileri, işyeri temsilcileri, üyeleri gizli örgüt üyesi olmak suçlamasıyla sorgulanmış, tutuklanmış ve yargılanmıştır.
19.9.1980'de 1402 sayılı yasa ile yapılan değişiklikle tüm kamu personeli gibi Üniversite elemanlarının gerekçesiz olarak görevlerine son verme yetkisi Sıkıyönetim komutanlıklarına bırakılmıştır. 6.11.1981'de çıkarılan Yüksek Öğretim Yasası ile üniversitelerde bilimsel özerkliği yok eden yasal düzenleme yapılmıştır. Sıkıyönetim komutanları "Güvenlik soruşturması" adı altında üniversitelerdeki nitelikli öğretim kadrosunu tasfiye etmiştir.
Öğretmenlerin büyük çoğunluğunun üyesi bulunduğu TÖB-DER'in merkezi ve 670 şubesi kapatılmış, merkez ve şube yöneticileri, üyeleri gizli örgüt üyesi olmak suçlamasıyla sorgulanmış, tutuklanmış ve yargılanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkelerinden olan laiklik ilkesi rafa kaldırılmış; okullarda zorunlu din dersi uygulaması getirilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığınca, yurtdışına çok sayıda din adamı gönderilmiş ve bunlardan 260 görevlinin maaşının, Kenan Evren'in onayıyla, Suudi Arabistan merkezli, Rabıta-ül İslam örgütünce ödenmesi sağlanmıştır.
Atatürk Yüksek Kurulu, 20 Haziran 1986 günü Cumhurbaşkanı Kenan Evren başkanlığında toplanarak, Türk İslam Sentezi'ni temel alan bir kültürün bütün halka kabul ettirilmesine yönelik bir raporu benimsemiştir.
Barış Derneğinin merkez ve şubeleri kapatılmış, yöneticileri üyeleri gözaltına alınmış, tutuklanmış ve gizli örgüt üyesi olmak suçlamasıyla yargılanmıştır.
Ülkede örgütlü her türlü yapıyı yok etmek amacıyla bir kıyım başlatılmıştır. Meslek örgütlerinin bağımsızlıkları yok edilmiş, Türkiye Barolar Birliği Adalet Bakanlığı'na, Türk Tabipler Birliği Sağlık Bakanlığı'na, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Bayındırlık Bakanlığı'na bağlanmıştır.
Üstelik Atatürkçülük'ü ağzından düşürmeyenler tarafından, Atatürk'ün mirasları kabul edilen Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu da kapatılmıştır.
12 Eylül'le başlayan süreçte; son derece sistemli ve baskıcı bir sansür politikası uygulanmıştır. Yazıları nedeniyle birçok gazeteci tutuklanmış, yargılanmış ve mahkum olmuştur. Tüm basın organları en az bir kez kapatılma cezası almıştır. TRT'nin yayın politikası tümüyle Milli Güvenlik Konseyi tarafından belirlenmiş, 14.9.1980 tarihinde TRT Genel Müdürlüğü'ne "Haberlerde uyulması gerekli Kurallar" adıyla ağır bir sansür metni tebliğ edilmiştir. Sanat eseri olan filmler, dizi filmler dahi sakıncalı bulunarak yayından kaldırılmış, dahası yakılarak yok edilmiştir.
Bir çok yayınevine ait kitap, dergi vb. bir yargı kararı olmadan sadece Sıkıyönetim Komutanının emri ile el konulmuş ve yüzbinlerce adet kitap imha edilmiştir.
12 Eylül dönemi temel hak ve özgürlüklerin, tüm siyasal ve ekonomik özgürlüklerin ortadan kaldırıldığı, sıkıyönetim komutanlıklarınca kurulan mahkemelerde adil yargılanma hakkının ihlal edildiği, işkence ve gözaltında kayıpların günlük olağan işlere dönüştürüldüğü, ülke insanlarına; yasal partilerin, sendikaların, derneklerin ve hatta kooperatiflerin "gizli örgüt" sayıldığı akıl almaz bir süreç yaşatılmıştır.
Tüm karşı örgütlere, özel olarak sola saldıran cuntanın, demokratik güçler ve sosyalistlerin ezilmesi için ülkede başlattığı insan avı toplumda teslimiyet ve çaresizlik duygusu yaratmış, halkın politikaya ve sosyalist düşünceye karşı tutum içine girmelerine neden olan koşulları içselleştirmiştir. Binlerce aydının, ilerici ve demokrat unsurların bedensel ve ruhsal olarak çökmesine; o güne dek önem taşıyan bütün değerlerin öneminin yitirilmesine neden olmuştur.
Sola karşı İslam felsefesini topluma dikte eden 12 Eylül cuntası, bugünün imam hatipleştirilmiş eğitim sistemini, her türlü haksızlığa ve oldu bittiye karşı yurttaş tepkisini veremeyen bir insan tipini, tümüyle ''dışa bağımlı'' ve ''köleleştirilmiş'' bir ülkeyi öngörüyordu.
O günlerde yaşananlar bu günün gençleri için anı bile değil. Ancak o günlerde bin bir türlü acı ve yaşam pahasına ödenen bedeli bu günün gençleri başka türlü ödemek zorundalar. Onlar postmodern adı verilen düşsel bir dünyada kendilerine ve tarihlerine yabancı olarak yaşamaya mahkum edildiler. Yaşamı ve dünyayı kanın ve insan onurunun, iş takibinin ve kadın ticaretinin aynı sayfalarda yer aldığı gazetelerden öğreniyorlar. Akıldışı, bilimdışı hurafelerden medet umuyorlar. Nihilizmin batağında çırpındıkça battıklarının ayırdında değiller ve bir çoğunu bu hain gidişat tedirgin etmiyor bile. Bu yüzden de kayıtsızlar her şeye,
12 Eylül darbesi bir oldu bitti değildir. Yaratılmak istenen insan tipinin tohumlarının kanla,
akıl almaz hukuk dışı yöntemlerle toplumun bağrına atıldığı gündür. 1970'lerden sonra başlayan, 24 ocak kararları ve nihayetinde o kara günde en üst düzeyde gerçekleşen emperyalist saldırı sürecinin anlatımıdır. Ve bu süreç devam etmektedir. Bugünü anlamak 12 eylülle başlayan sürecin anlaşılmasıyla mümkün olabileceği gibi, 12 Eylül faşizmiyle hesaplaşmadan, , geleceğe yönelik somut adımların atılabilmesi ve sosyalizm yönünde irade geliştirmek de çok zor olacaktır.
12 Eylül 1980 TARİHİNİ UNUTMAYALIM, UNUTTURMAYALIM.
12 EYLÜL DÖNEMİ SIKIYÖNETİM...
12 Eylül'de tüm yurtta sıkıyönetim ilan edildi.
12 Eylül 1980 tarihinden önce, 26 Aralık 1978'de Kahramanmaraş olayları nedeniyle 13 ilde (Adana, Ankara, Bingöl, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Gaziantep, İstanbul, Kars, Malatya, Kahramanmaraş, Sivas, Şanlıurfa) sıkıyönetim ilan edilmişti. 13 ilden Sivas (26 Şubat 1980) ve Erzincan'da (20 Nisan 1980) sıkıyönetim daha sonra kaldırılmıştı.
Ancak yaygın şiddet olayları nedeniyle
26 Nisan 1979 : Adıyaman, Diyarbakır, Hakkari, Mardin, Siirt ve Tunceli,
20 Şubat 1980 : Hatay, İzmir,
20 Nisan 1980 : Ağrı illerinde sıkıyönetim ilan edilmişti.
12 Eylül 1980'e gelindiğinde 19 ilde sıkıyönetim uygulanıyordu. 12 Eylül'de diğer illerde de (48 il) sıkıyönetim ilan edildi. Uygulama, 19 Mart 1984 tarihinden başlayarak aşama aşama 19 Temmuz 1987 tarihine kadar tüm illerden kaldırıldı.
Tarihlere göre sıkıyönetim uygulama- sının kaldırılması:
19 MART 1984 : Bilecik, Bitlis, Burdur, Çanakkale, Çankırı, Gümüşhane, Isparta, Kastamonu, Kırklareli, Kırşehir, Kütahya, Muş, Sinop
19 TEMMUZ 1984 : Afyon, Amasya, Aydın, Balıkesir, Bolu, Çorum, Muğla, Nevşehir, Niğde, Rize, Sakarya, Tekirdağ, Yozgat
19 KASIM 1984 : Denizli, Giresun, Kayseri, Konya, Manisa, Uşak
19 MART 1985 : Antalya, Bursa, Eskişehir, Hakkari, İçel, Kocaeli, Malatya, Kahramanmaraş, Samsun, Sivas, Tokat, Zonguldak
19 TEMMUZ 1985 : Ankara, Artvin, Edirne, Erzincan, İzmir, Ordu
19 EYLÜL 1985 : Trabzon
19 KASIM 1985 : Adana, Adıyaman, Ağrı, Erzurum, Gaziantep, Hatay, İstanbul, Kars
19 MART 1986 : Bingöl, Elazığ, Tunceli, Şanlıurfa
19 MART 1987 : Van
19 TEMMUZ 1987 : Diyarbakır, Mardin, Siirt
12 EYLÜL YARGILANMALIDIR!
12 Eylül 1980 faşizmi bir karabasan gibi gelip kentlerimize, caddelerimize, sokaklarımıza kara bayrağını astı. Yüz binlerce insan gözaltına alındı. 2 milyona yakın insan fişlendi. Yüz binlerce insan yargılanıp ceza aldı. 50 kişi idam edildi. Yüz binlerce insana yurtdışına çıkış yasağı konuldu. Binlerce kişi ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. 20 bine yakın insan yurttaşlıktan çıkarıldı. Binlerce çalışan insanımız sakıncalı gerekçesiyle işten atıldı. Yüz binlerce insan işkence gördü ve işkenceden canlarını yitirenler oldu. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler kapatılarak çalışmalarına son verildi. Grev ve toplusözleşmeler yasaklanarak işverene sonsuz bir sömürü olanağı sağlandı. Emperyalist güçlerin bir dediği iki edilmedi. IMF'nin, Dünya Bankası'nın ve diğer emperyalist kurum ve kuruluşların yaptırımına engelsiz geçit verildi. 24 Ocak Kararları eksiksiz uygulanarak işçi ve emekçilere kan kusturuldu. 5 generalin ağzından çıkan yasa sayılarak tam bir diktatörlük uygulandı. 1961 Anayasa'sı rafa kaldırılarak yerine hak ve özgürlükleri yok eden 1982 Anayasa'sı kabul ettirildi.
Sermayenin astığı astık, kestiği kestik bir düzen egemen kılındı. Özelleştirmeler, vurgun, talan, yağma ve hırsızlık gündelik yaşamın bir parçası haline getirildi. Özetle; çalışanların yaşamı cehenneme çevrildi.
12 Eylül devam ediyor
Değişen bir şey yok. İşbirlikçi sermaye ve onu temsil eden AKP hükümeti aynı politikaları gözü kara bir şekilde devam ettiriyor. Özelleştirmeler hız kesmedi. Dışa bağımlılık yüz katı arttı. Binlerce dönüm ülke toprakları yabancılara satıldı, satılmaya devam ediyor. Komşumuz Irak'ın ABD tarafından işgaline göz yumulmakla kalınmadı ABD'ye yardım da edildi.
İşçiler, Emekçiler, Gençler! Bütün bunlar bir rastlantı değildir. Yapılanlar 12 Eylül anlayışı ile yapılmaktadır. 12 Eylülcüler ve ardılları mahkeme önüne çıkarılıp hesap sorulmadıkça, tek kurtuluş seçeneğin SOSYALİZM senin yaşamında belirleyici bir eylemliliğe dönüşmedikçe gerçek kurtuluş olanağın yoktur. Baskıya, sömürüye ve zulme son vermek için Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'nin ve SOSYALİZM'in bayrağı altında toplanalım .

Konu: 12 eylül
benim babama yapılanlararın hesabını kimden soralım
Bağlantı »
Konu: Sen Saol
Görevim yoldaşım..
Bağlantı »
Konu: selamlar olsun...!
saolasın dostum...!
Bağlantı »
Konu: Teşekürler
Tabikide Siteyi Takip Ettiğin İçin teşekkürler.Yazı REngini Değiştiriyorum
Bağlantı »
Konu: merhaba sevgili dostum
yazılarını okuyorum ve senin gibi düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum yalnız bu yazında yazı rengini değiştirsen çok sevinirim sevgili dostum... başarılar diliyorum ! bizim gibi gençler olduğu sürece vatan emin ellerde olacaktır ve tarihte yapılanları unutmayacaktır ...hoşçakal
Bağlantı »